Hatta 2010 Dünya Kupası’na bile ülkenin korkunç şöhretini temizlemek ve “o kadar da yaşanmaz bir yer olmadıklarını” kanıtlamak için ev sahipliği yaptıkları iddia edilmişti..
Aslında bu suç oranlarının arkasında yatan sebep çok daha derindi: Apartheid’in mirası olan sınıf uçurumu.
Çoğunlukla İngiliz kökenli beyazlar olmak üzere ülkenin küçük bir azınlığı lüks içinde ve uzun yaşam süreleriyle hayat sürerken, siyah çoğunluk sefaletin bile altında bir yaşam mücadelesi veriyordu.
Bu servet farkının temeli ise elmas madenlerine dayanıyordu. Beyazlar zenginleşirken, madenlerde çalışan siyahlar iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla birer birer ölüyorlardı..
1940’lardan itibaren, işçiler madenlerden küçük taşları gizlice çıkarmaya başlamışlardı. Kimisi elmasları koltuk altına saklıyordu, kimisi ise midesine… Ancak kurallar oldukça sertti. Yakalananlar ölüm cezasına çarptırılmaktaydı !
Sefalet o kadar büyüktü ki idam edilmek bile yavaş yavaş ölmekten daha iyi bir seçenek haline gelmişti.
Maden sahipleri, çalınan taşları engellemek için işçileri her vardiya çıkışında röntgenden geçirmeye başlamışlardı. Günlük X-ray ışınına maruz kalan madenciler orta yaşa bile gelmeden kansere yakalanıp ölüyordu.
Daha da ironik olanı? Uğruna öldükleri elmasların büyük bir kısmı, fiyatları düşürmemek için bizzat maden sahipleri tarafından imha ediliyordu.
Bugün Afrika’nın en fakir ülkelerinde bile dikenli tellerle çevrili lüks yaşam alanlarında, korumalar eşliğinde piknik yapan bir zümre var. Bu sınıf yaşamı ile çoğunluğun yaşamı arasında ise hiçbir köprü yok.
Markanızın hikâyesini birlikte anlatalım mı? Anecdote Collab →


Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
Yorum yazmak için giriş yapın.